DeepSeek, YAPAY ZEKA ve FİKRİ MÜLKİYET
Çinli hedge fon şirketi High-Flyer’ın finanse ettiği yapay zeka şirketi DeepSeek tarafından geliştirilen yapay zeka asistanı, kullanıcılar tarafından kısa sürede büyük ilgi gördü. Rakiplerine göre çok daha düşük bir maliyetle geliştirilmiş olmasına rağmen rakipleri kadar iyi sonuçlar ürettiği konusu etrafında dönen tartışmalar ile yarı iletken sektörü başta olmak üzere sermaye piyasalarında büyük bir sarsıntıya yol açtı.
Takip eden süreçte, Başkan Donald Trump’ın Ticaret Bakanı Adayı Howard Lutnick, DeepSeek’in ABD’nin fikri mülkiyet haklarını ihlal ettiğini ifade etti. Basında yer alan haberlere göre ise ABD merkezli yapay zeka şirketi OpenAI; DeepSeek’in, OpenAI’ın fikri mülkiyet haklarını ihlal edip etmediği konusunda araştırma yapıyor. Hatta bir OpenAI yetkilisi, DeepSeek’in OpenAI’a ait modelleri ‘distilasyon’ yöntemi ile taklit ettiğine dair emareler olduğunu ifade etti.1
Burada ‘distilasyon’ ile kastedilen tam olarak bir kopyalama değil. Bu yöntem, önceden geliştirilmiş daha büyük bir modelin (“öğretmen”) bilgisini, küçük olan modele (“öğrenci”) aktarma yolu ile küçük olan modelin performansını büyük ile denk hale getirmeye dayanıyor.2
Peki DeepSeek’e yönelik fikri mülkiyet ihlali suçlamaları yapılırken diğer yapay zeka şirketleri bu konuda ne durumda?
OpenAI şirketinde araştırmacı olarak çalışmış olan Suchir Balaji, Kasım ayında The New York Times tarafından yayımlanan röportajında3, OpenAI’ın ChatGPT’yi geliştirirken telif hakkıyla korunan materyalleri kullandığını ve bu suretle ABD telif hakkı yasasını ihlal ettiğini öne sürmüştü. Suchir Balaji, Aralık ayında ise San Francisco’da bir apartman dairesinde ölü bulunduğu haberi ile gündeme geldi.4
OpenAI’ın fikri mülkiyet ihlalleri yaptığına yönelik iddialar bununla sınırlı değil. Farklı kişi veya kurumlarca, ‘telif hakkı ihlali’ iddiası ile OpenAI şirketine karşı birçok dava açıldı. Bu davacılardan biri ‘The New York Times’ Gazetesi. Gazete bu davada, OpenAI’ın yapay zeka modellerinin, gazetede yer alan içerikleri kelimesi kelimesine toplayıp bunları yüzeysel olarak değiştirerek ve gazetenin ifade ediş tarzını taklit ederek çıktı ürettiğini iddia ediyor.
Bir diğer davacı ise ABD’nin en büyük yazar meslek örgütü ‘The Authors Guild’. Davacı meslek örgütünün iddiasına göre OpenAI, ChatGPT yapay zeka dil modelini eğitmek için yazarların çalışmalarını usulsüz olarak kullanıyor. Yazarlar, bu şekilde eserlerine ait çoğaltma, yayma ve temsil haklarının ihlal edildiğini öne sürüyorlar.
‘Intercept Media’ isimli şirket tarafından açılan davada ise OpenAI’ın, şirketin makalelerini, içlerindeki telif hakkı yönetim bilgisini (telif hakkıyla korunan bir eserin kullanımı hakkında bilgidir) çıkartarak kullandığı iddia ediliyor. Şirket davada, OpenAI’ın yaptığı bu eylem sebebiyle OpenAI kullanıcılarının da telif hakkı ihlali yapmalarına sebep olduğunu vurguluyor.
Farklı dava örnekleri de olmakla birlikte işin özü şudur ki yapay zekanın hayatımıza girmesi ile birlikte ortaya çıkan hukuki sorunlardan biri fikri mülkiyet alanındadır. Yapay zeka modelleri çıktılarını üretirken, gerçek kişiler tarafından üretilmiş eserlerden de yararlanmaktadır. Bu durumda fikri mülkiyet ihlali konusu gündeme gelmektedir. DeepSeek’e yönelik ithamlarla birlikte bu kez yapay zeka modellerinin birbirine karşı ihlalleri de gündemimize girmiştir.
Bu yazı, belirttiğimiz hukuki soruna dikkat çekmek amacıyla yazılmıştır. Bir başka yazıda, örnek gösterilen somut vakıalar da ele alınarak konu farklı açılardan incelenecek ve kapsamlı bir hukuki değerlendirme yapılacaktır.
1 https://edition.cnn.com/2025/01/30/business/openai-deepseek-nightcap/index.html
2 https://www.forbes.com/sites/johnwerner/2025/01/30/did-deepseek-copy-off-of-openai-and-what-is-distillation/
3 https://www.nytimes.com/2024/10/23/technology/openai-copyright-law.html
4 https://www.bbc.com/news/articles/cd0el3r2nlko

TÜRKİYE’NİN GRİ LİSTEDEN ÇIKMASI
Gri Liste Nedir?
G-7 ülkeleri (ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada), kara para aklamanın uluslararası alanda önlenmesi amacıyla, 1989 yılında, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bünyesinde Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force – FATF) isimli yapıyı kurmuştur.
FATF, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yetersiz olduğunu tespit ettiği ülkeleri belirli aralıklarla açıklamakta ve söz konusu ülkelere tavsiyeler vermektedir. FATF tarafından verilen iyileştirici tavsiyelere uymayı taahhüt eden ülkeler “gri liste”ye alınıp izleme sürecine tabi tutulurken, tavsiyelere uymayı kabul etmeyen ülkeler “kara liste”ye alınmaktadır.
FATF Genel Kurulu, 21 Ekim 2021 tarihinde, Türkiye’yi “gri liste”ye alma kararı vermiştir.
Türkiye’nin Gri Listeden Çıkması
FATF, 28 Haziran 2024 itibarıyla Türkiye’nin “gri liste”den çıkarıldığını ve artık izleme sürecine tabi olmadığını açıklamıştır. FATF raporunda, Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmek amacıyla, kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele rejimini güçlendirdiği vurgulanmıştır.
Raporda; kara para aklama soruşturmalarını desteklemek için mali istihbarat kullanımının geliştirilmesi, terörizm davalarında daha fazla mali soruşturma yürütülmesi, özellikle kayıt dışı para transferi hizmetleri ve döviz büroları işlemlerinden kaynaklı ihlallerle ilgili olarak caydırıcı yaptırımlar uygulanması, daha karmaşık kara para aklama soruşturmaları ve kovuşturmaları yürütülmesi gibi olumlu gelişmelere yer verilmiştir.
Gri Listeden Çıkmanın Sonucu
Gri listede olmak, en başta ilgili ülkenin yabancı yatırımcı nezdinde itibar ve güven kaybetmesine yol açmaktadır. Örneğin bir ülkeye yatırım yapmak niyetinde olan yabancı fonlar, o ülkenin gri listede bulunması sebebiyle çekingen davranabilmektedir.
Ayrıca gri listedeki ülkelerin dış ticaret yapan şirketleri, ek yükümlülük ve denetimlere maruz kalabilmekte ve bundan dolayı ticari kayıplar yaşayabilmektedir. Yine, dış finansmana erişim noktasında sorunlar yaşanabilmektedir.
Netice itibarıyla, gri listede olmak ülkelerin dış sermaye çekme sürecini sekteye uğratmaktadır. 2018 yılında gri listeye alınan Pakistan ile ilgili yapılan tespite göre o tarihten bugüne kadar Pakistan’dan yaklaşık 40 milyar $ tutarında yabancı sermaye çıkışı gerçekleşmiştir (tek sebep gri liste olmayabilir).
Ülkemizin gri listeden çıkmasıyla, işte tüm bu olumsuz etkiler ortadan kaldırılmış olacaktır. Önümüzdeki süreçte yapılacak iç düzenlemelerle de birlikte, başta uluslararası fonlar olmak üzere yabancı kaynak girişinin hızlanacağını ve hem reel hem de finans sektörümüzün olumlu etkileneceğini öngörüyoruz.

AB YAPAY ZEKA YASASI
Avrupa Parlamentosu, yapay zekaya ilişkin kapsamlı bir hukuki düzenlemeyi 13 Mart 2024 tarihinde kabul etmiştir. Düzenleme yapay zeka uygulamalarını; düşük risk, sınırlı risk, yüksek risk ve kabul edilemez risk olarak dört grupta sınıflandırmaktadır. Her bir uygulama, dahil olduğu risk grubuna göre muamele görecektir. Risk seviyesi yükseldikçe, uygulamaların tabi olduğu şartlar sıkılaşmaktadır. Örneğin, kabul edilemez risk grubuna dahil edilen bir yapay zeka uygulaması tamamen yasaklanacaktır. Düzenlemede dikkat çeken hususlar şöyledir:
- Vatandaşların davranışlarına ve kişisel özelliklerine göre puanlanmasına dayanan “sosyal puanlama” tipi sistemler yasaklanmaktadır.
- Kişilerin duygu durumlarını analiz etmeye dayalı “duygu tanıma” modelleri, iş yerlerinde ve eğitim kurumlarında yasaklanmaktadır.
- Yüz tanıma veri tabanları oluşturmak amacıyla, sosyal medya hesaplarından veya güvenlik kamerası kayıtlarından insanların yüz görüntülerinin alınması yasaklanmaktadır.
- İnsan davranışlarını manipüle etmeye yönelik sistemler yasaklanmaktadır.
- İnsanları; din, ırk, siyasi görüş gibi özellikler üzerinden sınıflandıran sistemler yasaklanmaktadır.
- Yapay zeka sistemleri; bir metnin, görüntünün veya sesin yapay zeka ile üretilmiş olduğunu daha net bir şekilde belirtmek ve etiketlemek zorunda olacaktır.
- Yapay zeka ile üretilmiş metin, görüntü yada ses gibi çıktıların, telif yasalarına uygun olması ve mevcut çalışmaların telif haklarını ihlal etmemesi gerekecektir.
- Düzenleme ile getirilen kuralları ihlal eden şirketler hakkında, toplam cirolarının %7’sine varan para cezaları verilecektir.
- Düzenlemenin, Mayıs 2024 tarihinden itibaren iki yıl içerisinde, aşamalı olarak tüm AB genelinde yürürlüğe girmesi öngörülmektedir.
Özellikle, “deepfake” olarak tanımlanan yapay görüntü ve seslerin, internet ortamında ve medyada gerçekmiş gibi paylaşılarak, insanların şeref, haysiyet ve özel hayatlarına zarar verilmesinin önüne geçecek tedbirler getirmesi bakımından, yasal düzenlemeye olumlu bakıyoruz. Bununla birlikte, “sosyal puanlama” ve “biyometrik kategorizasyon” gibi insan hak ve özgürlüklerine aykırı uygulamaların engellenmesi bakımından da isabetli bir düzenleme olduğunu düşünüyoruz. Yapay zeka alanındaki ilk kapsamlı yasal düzenleme olması nedeniyle, AB Yapay Zeka Yasası önemli bir örnek oluşturacaktır.

OTONOM ARAÇ SÜRÜŞÜNDE CEZAİ SORUMLULUK
Otonom sürüş özelliğine sahip araçlar, kara yollarında gittikçe yaygınlaşmaktadır. Ancak hukuk sistemleri, bu tür araçların yaygınlaşmasıyla gündeme gelecek hukuki sorunlara hazırlıklı gözükmemektedir. Bu hukuki sorunların en başında, otonom sürücü idaresindeki bir aracın trafik kazasına karışması sonucu can veya mal kaybı yaşandığında cezai sorumluluğun nasıl belirleneceği konusu gelmektedir.
Bu konuyu incelemeye geçmeden önce, otonom sürüş tipleri arasında bir ayrım yapmak gerekir. Otonom aracın çalışmaya başladıktan sonra sürücü müdahalesini devre dışı bırakarak, tamamen önceden yüklenmiş yazılımın işlemesi ile seyrettiği durumda tam otonom sürüş, sürücünün de müdahalesinin gerektiği ya da müdahalesine açık olduğu durumda ise yarı otonom sürüş söz konusudur.
Yarı otonom sürüş tipinde, aracın marka,model ve özelliklerine göre değişen oranlarda da olsa araç sürücüsü aracın idaresine dahil olmakta ya da müdahale etme imkanına sahip olmaktadır. Bu durumda sürücünün dikkat ve özen yükümlülüğünün, tıpkı manuel bir araç sürüşünde olan ile aynı ölçüde devam ettiğinin kabulü gerekir. Dolayısıyla sürücünün cezai sorumluluğu normal şartlarda olduğu gibidir. Hukuk sistemleri de bu yönde bir anlayışa sahiptir.
Örnek bir olayda; aracın park edilmesi esnasında sürücü idareyi tamamen otomatik park sistemine bırakmış, otomatik park esnasında araç bir yayaya çarpmıştır. Olayda, otomatik park sisteminin çarpma ihtimaline ilişkin bir uyarı vermesi gerekirken bu uyarıyı vermediği anlaşılmış olsa da Alman mahkemesi, sürücünün cezai sorumluluğu olduğuna hükmetmiştir. Mahkemeye göre araçta bir park yardımı sistemi bulunması, sürücünün park etme sırasındaki dikkat ve özen yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır.
ABD’de yaşanan bir diğer örnek olayda; otomatik pilot yönetimindeki bir araç, şerit değiştiren bir traktör römorkuna arkadan çarpmış ve aracın sürücüsü hayatını kaybetmiştir. Aracın acil fren desteğinin kaza anında devreye girmediği tespit edilmiştir. Mahkeme kararında, araçtaki otomatik pilot sisteminin ileri sürüş destek sistemi niteliğinde olduğu, bu nedenle sistemin kullanımı sırasında sürücünün dikkat yükümlülüğünün devam ettiği belirtilerek aracın yazılımının ayıplı olmadığına hükmedilmiştir.
Peki tam otonom sürücü idaresindeki bir aracın, örneğin bir yayaya çarparak yaralanmasına sebep olduğu durumda cezai sorumluluk nasıl belirlenecektir?
Ceza hukuku sistemimize göre cezalandıralabilmenin temel koşulu, failin özgür irade sahibi bir gerçek kişi olmasıdır. Otonom araçları idare eden yapay zekaların her ne kadar öğrenme ve bazı kararlar verme kabiliyetleri bulunsa da bunların özgür bir iradeyi oluşturmaya yeterli olduğu söylenemez. Zira bu kabiliyetleri, programlandıkları kurgu ile sınırlıdır. Yapılan programlamanın dışına çıkarak karar vermeleri mümkün değildir. Dolayısıyla günümüz teknolojik koşullarında özgür bir iradeye sahip olmayan ve bir kişi olarak değerlendirilemeyecek otonom araçların cezai sorumluluğundan da bahsedilemeyecektir.
Peki tam otonom bir aracın, bir yayaya çarparak yaralanmasına sebep olduğu durumda cezai sorumluluk kimde olacaktır? Tam otonom sürüşte, sürücünün araç idaresine hiçbir dahli olmadığı gibi bazı durumlarda araçta sürücü dahi yoktur. Örneğin, ABD’nin San Francisco şehrinde ve Çin’in muhtelif şehirlerinde sürücüsüz taksiler hizmet vermeye başlamıştır.
Böyle durumlarda cezai sorumluluğun üretici firmada olacağı akla gelse de bu mümkün değildir. Zira ceza hukuku sistemimize göre tüzel kişilerin cezai sorumluluğu yoktur. Cezai sorumluluk yönünden olaya sebep olanların “şahsen” belirlenmesi gerekmektedir. Buradan hareketle, aracın sürüş sisteminin programlanmasında görev alan kişilerin sorumluluğu gündeme gelecektir. Programcının, kendi uzmanlık alanının gerektirdiği ölçüde, teknik olarak gerekli dikkat ve özeni gösterip göstermediği konusunda tespit yapılması gerekecektir.
Örneğin, sürücüsüz bir otonom aracın, yazılımından kaynaklı bir hata sebebiyle küçük bir çocuğu insan olarak algılayamaması ve çocuğun geçişi esnasında durmayarak ona çarpması durumunda, programcının bu yazılım hatasındaki rolü belirlenecek, dikkat ve özen yükümlülüğüne uymadığı belirlenirse çocuğun yaralanmasından sorumlu olabilecektir.
Teknolojik gelişmelerin seyrine bağlı olarak kara yollarında değişen düzen, farklı tipte hukuki ihtilaflar yaratacaktır. Bu hukuki ihtilafların yarattığı mağduriyetlerin daha da büyümemesi adına, gerekli mevzuat değişikliklerinin yapılarak hukuk sistemlerinin uyumlu hale getirilmesinin önemli olduğu görüşündeyiz.

DEPREMDE YIKILAN BİNALARDA SORUMLULUĞU BULUNAN KİŞİLERE UYGULANABİLECEK CEZAİ YAPTIRIMLAR
6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen ve on ilimizde etkili olan iki depremde birçok bina yıkılmış ve yıkılan binalar can kayıpları ile yaralanmalara sebep olmuştur. Yıkılan binalarda sorumluluğu bulunan kişilerin tespit edilmesi ve haklarında soruşturma yapılması yönünde adli işlemlerin başlatıldığı bilinmektedir. Bu kişiler hakkındaki soruşturma süreçlerinin tamamlanmasının ardından dava süreçleri başlayacaktır. Peki yürütülecek davaların sonucunda sorumlular hakkında uygulanabilecek cezai yaptırımlar nedir?
Yargıtay, depremde yıkılan binalara ilişkin olarak geçmişte verdiği birçok kararda, binaların yapımında sorumluluğu bulunan kişiler hakkında “bilinçli taksirle öldürme” suçundan cezalandırmaya gitmiştir. Bilinçli taksir kavramı, Türk Ceza Kanunu’nun 22/3. maddesinde; “Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır” şeklinde tarif edilmiştir. Yani basit taksir halinde sanığın istemediği ve “öngörmediği” bir netice gerçekleşmekteyken bilinçli taksir halinde sanığın istemediği ancak “öngördüğü” bir netice gerçekleşmiş olmaktadır. Bilinçli taksir halinde, basit taksir haline göre verilen cezada artırım yapılır.
Görülecek davalarda, bilinçli taksir mi yoksa basit taksir mi mevcut olduğu konusunda elbette ki her olay ve sanığın koşullarına özgü değerlendirme mahkemelerce yapılacaktır. Ancak fay hatları üzerinde bulunan ve depreme karşı son derece riskli bir alanda, mevzuata aykırı şekilde inşa edilmiş bir binanın ölümlere sebebiyet verebileceğinin bina sorumluları tarafından “öngörülmemiş” olması mümkün değildir. Bu nedenle basit taksirden bahsetmek bizce olanaksızdır.
Yapımında sorumlu olduğu binanın yıkılması ile bir kişinin ölümüne sebep olan sanık hakkında TCK’nın taksirle öldürme hükümlerine göre 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezasına hükmedilecektir. Binanın yıkılması neticesinde “iki veya daha fazla kişi ölmüş” veya “bir kişi ölmüş ve bir veya birden fazla kişi yaralanmışsa” suçun cezası 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıdır. Bununla birlikte, sanıkların eylemlerinde bilinçli taksir halinin bulunduğuna hükmedildiği takdirde, belirtilen cezalarda 1/3’ten 1/2 oranına kadar artırım yapılacaktır. Örneğin, sorumlu olduğu binanın yıkılması ile iki veya daha fazla kişinin ölümüne sebep olan ve 12 yıl hapis cezası alacak bir müteahhit, bilinçli taksirin varlığına hükmedilmesi halinde 16 yıl ile 18 yıl arasında ceza alabilecektir. Önemle belirtmek gerekir ki taksirle öldürme suçu hükümleri kapsamında; inşa edilen her bir bina suça konu ayrı bir fiil niteliğindedir. Örneğin, inşa ettiği iki binanın yıkılması sonucu her bir binada birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet verdiğine hükmedilen sorumlu hakkında, yukarıda belirtilen ceza hükümleri iki defa uygulanacaktır.
Öte yandan, bina sorumlularının “taksirle öldürme” suçundan değil de “kasten öldürme” suçundan sorumlu tutulup tutulamayacağı konusu da tartışılacaktır. Sorumluların her ne kadar “doğrudan kast” (ölüm neticesini bilme ve isteme) ile hareket ettiğinden bahsetmek pek mümkün değilse de “olası kast”ın varlığı gündeme gelebilecektir. Olası kasttan anlaşılması gereken, insanların ölümüne sebep olabileceği öngörülmesine rağmen adeta “olursa olsun” şeklinde bir düşünceyle mevzuata aykırı binanın inşa edilmesidir. Dolayısıyla bina sorumlularının “olası kastla öldürme” suçu gereği cezalandırılmaları da bizce mümkün olabilecektir.
Önemle belirtmek gerekir ki sorumlunun “bilinçli taksirle öldürme” suçu gereği cezalandırılması ile “olası kastla öldürme” suçu gereği cezalandırılması arasında ceza miktarı açısından ciddi bir fark oluşacaktır. Zira olası kastla öldürme suçunun (temel şekli) cezası TCK’nın ilgili hükümlerine göre 20 yıldan 25 yıla kadar hapis cezasıdır. Üstelik taksirle öldürme suçundan farklı olarak kasten öldürme suçunda; hayatını kaybeden her bir mağdur açısından ayrı ayrı suç oluşacaktır. Örneğin, inşa ettiği bir binanın yıkılması ile on kişinin ölümüne neden olduğu belirlenen ve olayda “olası kast” ile hareket ettiğine hükmedilen bir müteahhit, on kişinin her biri için ayrı ayrı 20 yıldan 25 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir.
Sorumluların olası kast ile hareket ettiğine hükmedildiği takdirde, haklarında TCK m. 83’de yer verilen “kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi suçu” gereği cezalandırmaya gidilmesi ihtimali de doğacaktır. Bu ihtimalde de hayatını kaybeden her bir kişi için sorumlulara ciddi miktarda hapis cezalarının verilmesi söz konusu olacaktır.
Belirtmemiz gereken bir diğer husus, depremde yıkılan mevzuata aykırı binalara ilişkin cezai sorumluluğu bulunan kişilerdir. Mesul mühendis, inşaat ustası, bina sahibi ve müteahhit gibi binaların inşasında doğrudan rolü bulunan kişilerin sorumlu olduğu açık olmakla beraber bu binalara iskan veya yapı ruhsatı verilmesinde görev alan ve binaların inşa sürecinde denetim görevi olup da bu görevini ihmal eden kişilerin de sorumluluğu tespit edilmelidir. Bahsedilen kişilerden kamu görevlisi olanların ayrıca “görevi kötüye kullanma” suçundan sorumluluğu gündeme gelecektir. Görevi kötüye kullanma suçunun cezası TCK’ya göre 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır.
Dikkat çekmemiz gereken son husus şudur ki bu yazımızda sorumlulara uygulanabilecek cezai yaptırımlara değinilmiştir. Deprem mağdurlarının, maddi-manevi zararlarını telafi etmek için tazminat talebinde bulunma hakkı da vardır. Soruşturma ve yargılama süreçlerinin adil bir şekilde yürütülerek tüm sorumluların tespit edilmesi ve hakkaniyete uygun şekilde cezalandırılmaları en büyük temennimizdir.

VEGAN PEYNİR ÜRÜNLERİNİN PİYASADAN TOPLATILMASI
Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerince geçtiğimiz günlerde bitkisel kaynaklı peynir üreten firmalara yapılan denetimler neticesinde “vegan peynir” konusu kamuoyu gündemine girdi. Nitekim denetimler sonrasında bu türden ürünlerin bir kısmının piyasadan toplatıldığı ve hatta bazı üretici firmaların üretimlerine son verdiği yönünde haberler basın/yayın organlarında yer buldu.
Konunun bir çok farklı açıdan tartışılması gerekmekle birlikte bu yazıda hukuki boyutu ele alınacaktır. 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 3. maddesinde “taklit” ve “tağşiş” fiillerinin tanımı yapılmıştır. İlgili tanımlamalar açısından ele alındığında, bitkisel kaynaklı üretilen peynirlerin “peynir” adı altında satılması ve bu ürünlerin ambalajlarında peynir ifadesinin kullanılması taklit ve tağşiş niteliğindedir. Zira Türk Gıda Kodeksi Peynir Tebliği’nin 4. maddesinde “peynir”in tanımı yapılmış olup, peynirin çeşitli yöntemler uygulanarak elde edilen “süt ürünü” olduğu açıkça belirtilmiştir. Bitkisel kaynaklı üretilen peynir ürünleri ise bu tanımlamaya uymamaktadır.
Görünüş itibarıyla da sütten üretilen peynir ile neredeyse aynı olan bitkisel kaynaklı peynirlerin bir de peynir adı altında ambalajlanması ve pazarlanması hukuken tüketiciyi aldatıcı/yanıltıcı niteliktedir. Hatta 19 Şubat 2020 tarihinde yürürlüğe giren Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği’nde yer verilen “Bitkisel yağ veya diğer gıda bileşenleri kullanılarak peynir izlenimi veren ürünler üretilemez (9/3. madde).” hükmünün bu durumun engellenmesine yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
Yürütme organı niteliğinde olan Tarım ve Orman Bakanlığı’nın asli görevi, kendi yetki ve görev alanı kapsamında yürürlükte olan yasal düzenlemelerin uygulanmasıdır. Dolayısıyla, 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 24/4. maddesinde yer alan “Gıda ve yemde taklit ve tağşiş yapılamaz. Taklit ve tağşiş yapılmış ürün işleme tabi tutulamaz, piyasaya arz edilemez.” hükmü uyarınca, bahse konu ürünlerin Bakanlıkça piyasadan toplatılmasının hukuken yerinde bir işlem olduğu değerlendirilmektedir.
Öte yandan, yasal düzenlemelerin mevcut hali ile uygulanması hukuki açıdan bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Yasal düzenlemeler; vegan beslenme şeklini tercih eden kişilerin, temel insan hak ve hürriyetlerinden olan beslenme hakkı kapsamında talep ettikleri ürünlere ulaşımında kısıtlamalara dönüşmemelidir. Tüketici haklarını koruma amacı ile taklit/tağşiş fiillerine karşı tedbir alınırken vegan kişilerin tüketici haklarının ihlal edilmemesine dikkat edilmelidir. Mevcut yasal düzenlemelerin bu açılardan yetersiz olduğu göze çarpmaktadır. Dolayısıyla bitkisel kaynaklı gıda ürünlerine ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yapılması ve konu hakkındaki belirsizliklerin bu sayede ortadan kaldırılması gerektiği görüşündeyiz.

SOSYAL MEDYA ve HAKARET SUÇU
Geçtiğimiz günlerde basın-yayın organlarında yer alan bir haber, dikkatleri yeniden sosyal medya ve hakaret suçu ilişkisine çekti. İlgili habere göre Yargıtay 18. Ceza Dairesi, Twitter isimli sosyal medya sitesinde bir başka kullanıcının hakaret içerikli tweetinin retweet edilmiş olmasını, hakaret suçunun gerçekleşmesi için yeterli delil saydı. İlgili haber Yargıtay tarafından ortaya konulan yeni bir yaklaşım gibi sunulsa da bahse konu karar 2019 yılında verilmişti ve Yargıtay’ın konu hakkındaki önceki kararları ile de uyumluydu. Nitekim daha önce vermiş olduğu kararlarda da Yüksek Mahkeme, bir başka kullanıcı tarafından yazılan hakaret içerikli bir sosyal medya iletisinin paylaşılmasının hakaret suçuna vücut verdiğine hükmetmekteydi.
Öte yandan Yüksek Mahkeme kararlarında, iletinin paylaşılması ile beğenilmesi arasında ayrıma gidilmektedir. Örneğin, Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 2014 yılında vermiş olduğu bir kararında; sanığın hakaret içerikli mesajları beğenmekten ibaret eyleminin, bu mesajların sanık tarafından da internet ortamında paylaşılmadığı veya başkalarına aktarılmadığı takdirde hakaret suçunun unsurlarını oluşturmayacağına hükmedilmektedir.
Yargıtay uygulamasından anlaşılan, hakaret içerikli iletiler konusunda bir kriter belirlendiğidir. Buna göre bir başka kullanıcıya ait hakaret içerikli iletinin internet ortamında paylaşmak suretiyle başkalarına aktarılması, paylaşan kişinin de hakaret suçu işlediğine dair delil oluşturacaktır. Hakaret içerikli iletinin paylaşılmadan yalnızca beğenilmesi ise “başkalarına aktarılma” kriterini karşılamadığından dolayı beğeniyi yapan kişi açısından suç konusu teşkil etmeyecektir. Yargıtay’ın; bir iletinin salt beğenilmesinin, hakaret suçu açısından bu iletiyi başkalarına yayma ile aynı ağırlıkta bir eylem olamayacağı görüşüne sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan konu hakkında farklı düşünceler öne sürülebilecektir. Nitekim hakaret içerikli bir iletinin beğenilmesi, beğenen kişinin bu iletiyi benimsediği anlamına geleceğinden beğenen kişinin de hakaret suçu işlediğini savunanlar vardır. Ancak beğenme eylemi hakaret suçunun kanuni tanımına uymamaktadır. Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun ilgili 125. maddesinde; “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.” denmektedir. Hakaret içerikli bir iletinin beğenilmesi ne bir somut fiil veya olgu isnadı ne de bir sövme eylemidir. Beğenme eylemi olsa olsa beğenilen iletiye sempati gösterildiğini ifade eden bir düşünce açıklamasıdır.

TUTUKLAMA ve TUTUKLAMADA ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİ
Tutuklamanın Niteliği ve Amacı
Tutuklama, ceza yargılamasında, şüpheli veya sanığın geçici olarak özgürlüğünün kısıtlanması şeklinde uygulanan koruma tedbirlerinden biridir. “Koruma tedbirleri” kavramı, 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun dördüncü kısmının başlığı olarak kullanılmış ve tutuklama ile ilgili hükümlere de bu başlık altında yer verilmiştir.
Tutuklamanın nitelendirilmesinde neden koruma tedbiri kavramının kullanıldığı şüphesiz akla gelecektir. Bu durumu açıklığa kavuşturmak adına ilk olarak, Kanun’un bir sınıflandırma başlığı olarak kullandığı “koruma tedbirleri” kavramının ne anlama geldiği incelenmelidir. Koruma tedbirleri, ceza muhakemesinin gereği gibi yapılabilmesi veya hükmün infazının mümkün kılınması amacıyla muhakeme sürecinde başvurulabilen ve hükümden önce, gerektiğinde zor kullanmak suretiyle bazı temel hak ve özgürlüklere geçici müdahaleyi gerektiren işlemlerdir1.
İkinci olarak, koruma tedbirlerinden biri olan tutuklama işleminin uygulanma amacı üzerinde durulmalıdır. Tutuklama, temel olarak delillerin ve şüpheli veya sanığın koruma altına alınması amacını taşımaktadır. Bazı hallerde delillerin korunması ve şüpheli veya sanığın kaçma ihtimalinin ortadan kaldırılması için tutuklama tedbiri uygulanması gerekli hale gelmektedir. Nitekim amacı maddi gerçeğe ulaşmak olan ceza yargılamasında deliller en önemli ispat aracı olduklarından, bunların muhafazası büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, yargılama neticesinde verilecek hükmün sanık hakkında uygulanabilir olması için sanığın muhafazası gerekli olabilmektedir.
Tanımından ve amacından anlaşıldığı üzere tutuklama, ceza yargılamasının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve neticelendirilmesi adına uygulanmakta olan bir araçtır. Sonuçları itibarıyla her ne kadar hapis cezası verilmesi ile aynı görülebilseler de tutuklama bu yönüyle hapis cezasından ayrılmaktadır. Hapis bir ceza, tutuklama ise bir tedbirdir2. Tutuklama, yargılama sürecinde başvurulan bir vasıta niteliğinde iken hapis cezası, kişi hakkında verilen mahkumiyet hükmünün sonucudur. Hapis cezası ile amaçlanan ise suçlunun ıslah edilerek topluma kazandırılması, suç işlenmesinin önlenmesi ve toplumun suçtan korunmasıdır.
Bu noktada belirtilmelidir ki tutuklama; yasal amacının bağlamından koparılarak bir cezalandırma aracı şeklinde kullanılamaz. Ceza yargılamasına hakim olan genel ilkelerden “masumiyet karinesi” gereği, suçluluğu yargı kararı ile sabit olmayan bir kişi suçlu sayılamaz. Kişilerin, haklarında yargı organlarınca verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü olmadan suçlu olarak addedilmeleri ve yasal koşullar oluşmadığı halde tutuklanmaları hukuk devleti olma ilkesine aykırıdır.
Tutuklamada Ölçülülük İlkesi
5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100/1. maddesinin ikinci cümlesi; “İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.” diyerek, tutuklama tedbirinin ancak soruşturma konusu eylemin ağırlığı ve bu eyleme karşılık verilecek ceza ile ölçülü (orantılı) olması durumunda uygulanabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Yine Anayasa’nın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlere yapılacak kısıtlamaların ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını belirtmektedir.
Ceza yargılaması kapsamında uygulanan koruma tedbirlerinin tümü kişilerin temel hak ve hürriyetlerine kısıtlama teşkil eder. Örneğin bazı tedbirler kişi güvenliği ve özgürlüğüne (yakalama, gözaltı, tutuklama), bazı tedbirler bireyin özel hayatına (arama), bazı tedbirler haberleşme hürriyetine (iletişimin dinlenmesi) müdahale oluşturur3. Koruma tedbirleri içerisinde kişi hürriyetlerine en yüksek derecede müdahale teşkil eden tedbir ise şüphesiz tutuklamadır.
İşte ölçülülük (orantılılık) ilkesi bu noktada gündeme gelmektedir. Hakim, ölçülülük ilkesinin gereği olarak öncelikle amaca yeterli diğer tedbirlerin varlığını göz önüne almak zorundadır4. Örneğin, adli kontrol tedbiri yeterli ise tutuklama tedbirine başvurulmamalıdır5. Zira 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanununun 101/1. maddesinde de Cumhuriyet savcısının tutuklama isterken mutlaka adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiili nedenlere yer vermesi gerektiğine hükmedilmektedir. Ölçülülük ilkesinin bu şekilde doğru uygulanması sayesinde, ceza yargılaması amaca yönelik bir şekilde yürütülürken kişi hak ve hürriyetlerine de mümkün olduğu kadar az seviyede müdahale gerçekleştirilmiş olacaktır.
5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanununun 100/1. maddesinin birinci cümlesinde; “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir.” denerek, tutuklama kararı verilmesi bakımından hakime bir ölçüde takdir yetkisi tanınmıştır. Ancak bu durum, hakimin kendisine tanınan takdir yetkisini kullanırken tümüyle serbest olduğu anlamına gelmez. Hakim, kişi hak ve hürriyetleri konusundaki Anayasal esasları gözeterek takdirini Anayasa’nın ruhuna ve amacına uygun olarak kullanmalıdır6.
Kaynakça
1 Şahin, Cumhur, Ceza Muhakemesi Hukuku, s.267.
2 Koparan, M. Reşat, Bir Koruma Tedbiri Olarak Tutuklama, TBB Dergisi Sayı 65, s. 155.
3 Turhan, Faruk, Ceza Muhakemesi Hukuku, s.199.
4 Koparan, M. Reşat, Bir Koruma Tedbiri Olarak Tutuklama, TBB Dergisi Sayı 65, s. 156.
5 Koca, Mahmut, Tutuklamada Orantılılık İlkesi Çerçevesinde Bir Koruma Tedbiri Olarak Yurtdışına Çıkarmama, www. jura. uni-sb. de/turkish/MKoca1. html – 105k – 11 Ocak 2006.
6 Nizamoğlu, Meltem, Tutuklama Tedbirinde Orantılılık İlkesi, TBB Dergisi, 2000/2, s.483.

Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliğinde Yapılan 23/08/2022 Tarihli Değişiklikler
Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanan Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 23 Ağustos 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 1 Ekim 2022 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek düzenleme, mesafeli sözleşmelere önemli değişiklikler getirmektedir. Buna göre:
- Mesafeli sözleşme platform (aracı hizmet sağlayıcının mesafeli sözleşme kurulmasına aracılık etmek üzere oluşturduğu sistem) üzerinden yapılıyorsa tüketicilere ön bilgilendirme yapılmasından, sağlayıcı ile birlikte aracı hizmet sağlayıcısı (ör. hizmet sağlayıcının ürün veya hizmetini elektronik ortamda satmasına aracılık eden alışveriş sitelerini işleten şirketler) da sorumlu olacaktır. Ön bilgilendirme; satılan mal veya hizmetin niteliklerine ve fiyatına ilişkin bilgiler, satıcı hakkında bilgiler, cayma hakkına ilişkin şartlar gibi hususları kapsamaktadır. Aracı hizmet sağlayıcısı, ön bilgilendirmenin yapılmasının yanı sıra belirli hallerde bu bilgilerin doğruluğundan ve bu bilgilerin ilgili platformda yer alan reklamları ile uyumlu olmasından da sorumlu olacaktır.
- Tüketicinin şikayetlerini iletebilmesi için satıcı veya sağlayıcı ile aracı hizmet sağlayıcıya ait iletişim bilgileri tüketici ile paylaşılacaktır. Mesafeli sözleşme platform üzerinden yapılıyorsa, bu bilgilerin tüketici ile paylaşılmasından yine satıcı veya sağlayıcı ile birlikte aracı hizmet sağlayıcı da sorumlu olacaktır.
- Aracı hizmet sağlayıcıları, platform üzerinden kurulan mesafeli sözleşmelerden doğan hak ve yükümlülüklerin kullanım süresi boyunca tüketicilerin; cayma hakkının kullanıldığına dair bildirimine, sözleşmenin feshine dair bildirimine, bedel iadesi talebine, satıcı veya sağlayıcı ile yaptıkları işlemlere ilişkin kayıtların talebine ve teslimat veya ifaya ilişkin talep ve şikayetlerine ilişkin talep ve bildirimlerini iletebilmelerine ve takip edebilmelerine elverişli bir sistemi kurmak ve bu sistemi kesintisiz olarak açık tutmakla yükümlü olacaktır.
- Tüketici, cayma hakkını kullandığına dair bildirimi satıcı ve sağlayıcının yanı sıra aracı hizmet sağlayıcısına da iletebilecektir. Platform üzerinden kurulan mesafeli sözleşmelerde aracı hizmet sağlayıcı, tüketicinin cayma beyanını gönderebilmesi için platform üzerinde gerekli sistemi kurmak ve tüketicinin iletmiş olduğu cayma beyanının kendisine ve satıcı veya sağlayıcıya ulaştığına ilişkin teyit bilgisini tüketiciye derhal iletmekle yükümlü olacaktır.
- Tüketicinin cayma hakkını kullandığı durumda malı satıcıya gönderme süresi cayma bildiriminin yöneltildiği tarihten itibaren 14 güne çıkarılmaktadır. Tüketici, ön bilgilendirmede kararlaştırılması ve satıcının öngördüğü taşıyıcı ile iadesinde tutarına yer verilmesi halinde teslim masraflarını geçmemek üzere iade masrafını karşılamakla yükümlü olacaktır. Ancak, tüketiciye teslim edilen malın ayıplı olması durumunda tüketici iadeye ilişkin masraflardan sorumlu tutulamaz. Tüketicinin talep etmesi halinde iade masrafı, kendisine iade edilecek mal veya hizmet bedeli ile teslimat masraflarından mahsup edilebilecektir.
- Taraflar arasında aksi önceden kararlaştırılmadıkça, tüketici tarafından cayma hakkı kullanılamayacak mesafeli satış sözleşmelerine eklemeler yapılmıştır. Buna göre artık, tüketiciye teslimi yapılmış olan cep telefonu, akıllı saat, tablet ve bilgisayarlara ilişkin sözleşmeler, taşıt ve drone başta olmak üzere ilgili resmi sicillerine kayıt ve tescili zorunlu olan taşınırlar, canlı müzayede şeklinde açık artırma yoluyla akdedilen sözleşmeler ve tanıtma ve kullanma kılavuzunda satıcı veya yetkili servis tarafından kurulum veya montajının yapılacağı belirtilen mallardan kurulum ya da montajı yapılanlara ilişkin sözleşmelerde tüketici cayma hakkı kullanamayacaktır.
- Önceki düzenlemeye göre satıcı veya sağlayıcı mal satışlarında, tüketicinin siparişinin kendisine ulaştığı tarihten itibaren en geç otuz günü içerisinde edimini ifa etmek zorundaydı. Yeni düzenleme ile bu duruma istisna getirilmiş ve “tüketicinin isteği veya kişisel ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanan mallar” otuz günlük azami teslim süresinin kapsamından çıkarılmıştır.











